
Doğum günü kutlamaları yaşamımıza çok geç girdi. Kimselere haber vermeden, kendi aramızda kutlardık. Annem sevdiğimiz yemekleri yapardı. Güzel bir sofra hazırlardı. Evin dışında duyurmamızı istemezdi. “Şimdi hediye bekler gibi olur. Ayıp olur!” derdi. Annemin doğum gününü, hele babamın doğum gününü hiç bilmezdik.
Sonra Almanya’ya gittiler. Birden bire, babamın bir doğum günü oldu. Bizim bildiğimiz doğum günü “Arpalar yolunurken doğmuşum!” idi. Ama doldurmak zorunda olduğu formlarda doğum tarihini boş bırakınca bilgisayar otomatik, 1 Ocak diye tarih atıyormuş. Hemen itiraz etmiş, “Arpalar kışın yolunmaz ki!” Elin Alman’ı ne bilsin, bilir de forma nasıl yazsın, tarih gerek. O zaman ikinci şık, 15 Haziran. Kabul edilebilir bir tarih. Alman bürokrasisi ona bir doğum günü yaratmıştı. Hem şaşırdık, hem de çok sevindik. Kutlanacak bir şey çıktı, ne güzel. Annemin doğum günü de öyle. Aslında nüfus cüzdanında yazıyordu. Ama benim doğum günüm de şu gün diye ondan hiç duymadım. Oysa bizim her kutlamamızda ona sorardım, “Bilmem ki, ne bileyim?” derdi. Sonra onun doğum gününü de kutlar olduk. “Aman canım, ne gerek var şimdi” dese de, çok hoşuna giderdi, biliyorum.
60. doğum günü Duisburg’ta çok güzel bir törenle kutlanmıştı. Biz Türkiye’de, o Almanya’da. Olmadı, gidemedim. İçimde kaldı demek, 70. yaşında sürpriz bir doğum günü partisi düzenledik. Bir iki eş dost, bizler, bizim evde. O sene resimli pastalar yeni moda olmuştu. Kimin doğum günüyse pastaya onun resmi basılıyordu. Benim de aklıma kitaplardan birinin kapağını koymak geldi. En güzeli hangisi? Büyük ölçüde tanınmasına etkisi olan, Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldığı Yılanların Öcü. Hem de ilk baskısı.
İş yerime yakın ünlü bir pastane vardı, kitabı aldım gittim. Konuştuğum kişi meğer kitaplarını okurmuş, hayranıymış. “Bir şartla yaparız, pastayı yaptıktan sonra kitap bizde kalacak!” Hep birlikte güldük. “Söz, size yeni baskısından bir tane getireceğim, ama bunu bırakamam. Bana imzalı.” Neyse anlaştık. Günü geldi, pastayı aldım eve gittim. Herkes toplanmış. Niye toplandığımızı anladı hemen. Bari pasta sürpriz olsun, onu saklayalım dedik.
Vakit biraz ilerledi. Işıkları kararttık, pastayı getirdik. Birden bire pastayı görünce, yüzündeki o şaşkınlık, gözümün önünden gitmiyor. “Bu nasıl bir pasta? Kitap pasta. İlk kez görüyorum.” Sonra aldı bir dert. “Yok, ben bunu kesemem. Pasta olsa bile kesemem.” Uzun uzun, hayran hayran baktı. Neresinden keseceğine bir türlü karar veremedi. Sonra ucundan kıyısından bir yerinden kesti, sonra da “Işık al, sen devam et!” dedi. Pastayı yerken sürekli, “Allah Allah! O pastayı nasıl yapmışlar öyle?” dedi durdu.
Ertesi sabah erkenden Dalaman’a uçacaklar, yaklaşık iki hafta söyleşi, imza günü turu yapacaklardı. Konuklarımızı yolcu ettik. Erken kalkacağız dedik, yattık. Hep birlikte, çok eğlendiğimiz hiç unutamadığım bir gün oldu. İyi ki o gece hep birlikte olduk. Anılarımızda güzel bir gece olarak kaldı. Sene 1999.
O gecenin üstünden 26 yıl geçti. Yine bir 15 Haziran’da “İyi ki doğdun Babam! İyi ki doğdun Fakir Baykurt! Çok yaşa!” diyoruz.