Eşekli 2021

Yıllar önce, babam bir arkadaşından Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz’ün öyküsünü dinlemiş. Hemen kağıdı kalemi çıkarmış, başlamış küçük küçük notlar almaya. Babam sormuş, arkadaşı anlatmış. Bunları bana bir mektupta büyük bir heyecanla anlatmıştı. Bir süre sonra Türkiye’ye geldiğinde Ürgüp’e gidip Mustafa Amca’nın konuğu oldu. Onun öyküsünü bir de onun ağzından dinledi. Onun eşeğiyle dolaştığı yerleri kendi gözüyle gördü. Birlikte çok güzel zaman geçirdiler.

Almanya’ya döndü. Yeni notlar, ses kayıtları,resimler toparlandı, roman yazıldı. Düzeltildi, yeniden yazıldı. Artık son okumalar, kafaya takılan sorular, sorulacak nereye eklenecek, hepsi beyaz bir zarfın içinde.

O zarfı ben Essen’de hastane odasında gördüm. Hastaneye yatışına karar verildiğinde dosyayı da yanına almış. Ama nerede? Biz yanına vardıktan birkaç gün sonra, “O zarf sana emanet. Her şey içinde. Notları toparla, eksikleri tamamla. Temize çekip yayın evine verirsin..” dedi. Durumunun farkındaydı tabii.

Okumaya devam et

Aşı Savaşları ve Hasretlik

Covid hastalığıyla hemhal olalı bir yılı geçti. Geçen yıl bu zamanlar, “Bu iş bir yıldan da uzun sürecek!” dediklerinde hepimiz irkiliyorduk. Bir an önce bitsin gitsin diyorduk. Bu işi bilenler haklı çıktı, biz hâlâ evlerdeyiz. 

Hastalık dünyaya yayıldı, ardından ilaç ve aşı çalışmaları başladığını duyduk. Yeni yeni sözcükler öğrendik. Ama çok öncelerden bildiğimiz bir sözcük var ki; onun anlamı yüreğimize, beynimize iyice kazındı: “Hasretlik.” Aynı şehirde oturan evlatlar ana babalarına, kardeşler birbirlerine, eşe dosta uzak kaldı. Ayrı şehirlerde, ülkelerde yaşayanların alışkın olduğu bu duygu, herkesi sardı.  Maskelerin ardında, birbirine uzak sohbetler başladı, görüntülü sohbetler yaşamımıza girdi. 

Zamanla dünyadan aşı haberleri ardı ardına gelmeye başladı. Çin bir aşı yaptı, ardından Almanya’da yaşayan iki Türk bilim insanının buluşu göğsümüzü kabarttı. Sonrasında da tüm dünyada bir aşı savaşı başladı. Varsıl ülkeler tam anlamıyla, parayı bastırıp aşıyı aldı, vatandaşlarını aşıladı. Parası olmayanlar yine yaya kaldı. Yoksul ülkelere yardım için kurulmuş olan Covax, işlevini yapamadı. Avrupa Birliği ülkeleri ortaya bir “Aşı Pasaportu” terimi attı. Çin’in yaptığı aşıyı bunun dışında saydı. Avrupa Birliği dışında kalan ülkeler de aşı olmayanlara seyahat yasağı koydu. 

Bu noktada benim de aklıma babam geldi. Eğer hayatta olsaydı bu süreci nasıl geçirirdi?

Okumaya devam et

Ödüller Gerekli Mi?

Yitirişimizin 21. yılında sevgili babamız, güzel gözlü, güzel gülen insan Fakir Baykurt’u her yıl artan özlemimizle anıyoruz. Ne yazık ki bu yıl yaşadığımız salgın hastalık nedeniyle onu konuşmak için bir araya gelemeyeceğiz. Bu yıl da böyle olsun dedik. Zaten onu anmadığımız, düşünmediğimiz bir gün olmuyor ki…

Fakir Baykurt, ilkokuldayken Gönen Köy Enstitüsü’nde okuyan bir arkadaşının yazdığı şiirlere özenip kendince şiirler yazmaya başladı. Gönen’deki öğrencilik yıllarında öğretmenlerinin de yönlendirmeleriyle şiirde ilerledi, okullar arası şiir yarışmalarına katılmaya başladı. Bunlarda aldığı çeşitli ödüller var. Okulu bitip öğretmenliğe başladıktan sonra düz yazıya yöneldi. İlk romanı Yılanların Öcü’nü temize çekip bitirdiği günlerde Cumhuriyet gazetesi, her yıl verdiği Yunus Nadi Ödülleri’ni o yıl roman için vereceğini açıkladı. O da bu yarışmaya katılmaya karar verdi. Ön jüri yarışmaya katılan romanları eleyip dörde indirdi. Bu elemeyi yapan ön jüride kimler vardı: Nadir Nadi, Burhan Felek, Hamdi Varoğlu, Yaşar Kemal, Cahit Tanyol, Selmi Andak, Vahdet Gültekin, Tevfik Sadullah gibi Cumhuriyet yazarları. Bunlar Büyük Jüri’ye sunulacak dört roman arasına onun romanını da kattı. Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sabahattin Eyüboğlu, Vâlâ Nureddin, Orhan Kemal, Azra Erhat, Cevat Fehmi Başkut, Haldun Taner, Behçet Necatigil gibi Türkiye’nin tanınmış yazar ve eleştirmenlerinden kurulan dokuz kişilik Büyük Jüri yedi oyla Yılanların Öcü’nü birinci seçti. Roman Cumhuriyet’te günbölük yayımlandı. Sonra kitap oldu. Kazandığı bu büyük ödül, tanınmasına büyük katkıda bulundu. Ama o da çok çalıştı. Sabahın erkeninden gecenin gecine kadar bulduğu her köşede çalıştı, okudu, yazdı. Birbiri ardına öyküler, romanlar yazdı. Yazdıkları büyük ilgi gördü, geniş bir okuyucu kitlesine ulaştı.

1958 yılında Orhan Kemal’in de oyuyla Yunus Nadi Ödülü’nü almıştı. Bundan 20 yıl sonra, ölümünün ardından ailesinin adına düzenlediği Orhan Kemal Roman Ödülü’nü Yılanların Öcü üçlemesinin sonuncusu olan Kara Ahmet Destanı’yla aldı. Kara Bayram ve Irazca ailesinin böyle ilginç bir yolculuğu oldu.

Bu ödülün öncesinde sonrasında, Türkiye’de Almanya’da birçok ödül aldı. Sait Faik Öykü Ödülü, TRT Roman Ödülü, TDK Roman Ödülü, Alman Sanayiciler Ödülü, Berlin Senatosu Ödülü gibi.

Okumaya devam et

Sıtma’dan COVID’e

2020’ye çok büyük heyecanla başlamıştık. Her yeni yıla girişte yaptığımız gibi hayaller kurduk, planlar yaptık. “2019 çok şükür bitti, 2020 güzelliklerle gelsin.” dedik. Yeni gelen yıldan beklentimiz pek çoktu. Her Aralık ayında yaptığımız gibi, “Aman bir önce bitsin gitsin, yeni yıl yeni güzelliklerle gelsin!” dileklerimizle 2020’yi karşıladık.

Ancak yılın ilk günlerinde uzaklarda sesi gittikçe artan, gümbür gümbür gelen bir şeyle karşılaştık. Başta “Bize bir şey olmaz!” dedik, sonra neler olabileceğini gördük, evlere kapandık. Her akşam televizyonda “Haberler”i bekler olduk. Bir takım sayılar söylendi, şaşırdık kaygılandık, iyice eve kapandık.

Oysa yapacak ne çok işimiz vardı. 2019’da “Fakir Baykurt 90 Yaşında” dedik, çok çalıştık. Güzel işler yapmayı bu yıl da sürdürecektik ama olmadı. Mart başında, 8 Mart günü Bursa’da Nilüfer Belediyesi Yılın Yazarı Fakir Baykurt etkinliklerinin duyurusunu Belediye Başkanı Sayın Turgay Erdem ile birlikte yaptık. Aynı günün akşamı Yılanların Öcü tiyatro oyununun ilk gösterimine katıldık. Bunlar en son yaptığımız işler oldu.

Okumaya devam et

Hastane Bahçesindeki Ağaç

Biz ortaokuldayken “İş Bilgisi” diye bir ders vardı. O derste, kitap ciltlemeyi öğreniyorduk. Babam gördü, bir yerini beğenmemiş, düzeltti, bana da anlattı. Çok da güzel oldu. “Allah Allah, nerden biliyor?” dedim. Köy Enstitüsü’nde öğrenmişler, zamanında kendi kitaplarını korumak için çok ciltlemiş, öğrencilerine öğretmiş anlattı.

Okumaya devam et

Fakir Baykurt Öykü Yarışması

Sarıyer Belediyesi Edebiyat Günleri’nin bu yıl sekizincisi yapılacak. Bu etkinlikler kapsamında bir de “Fakir Baykurt Öykü Ödülü” var. Başvurular başladı, 19 Nisan 2019 tarihine kadar katılabilirsiniz. Çeşitli kategorilerde verilen ödüller, Edebiyat Günleri sırasında törenle sahiplerine veriliyor.

“Herkesin bir öyküsü var.” Paylaşmak isteyenler buyursun. Büyük bir onur ve gururla, bu yıl yeni öykülere, yeniden tanıklık etmek büyük dileğimiz…

Fakir Baykurt’un Özyaşam Öyküsü Yayımlandı

Sonunda oturduk, babamı konustuk. Gerçi her buluşmada söz dönüp dolaşıp babama geliyordu. Ama sevgili Ömür Kurt, “Bunları gazete röportajı yapalım, yayımlayalım” deyince ben yan çiziyordum. Sonunda sözleştik, buluştuk. Sokakta resim çektirme faslı dışında açık söyleyeyim gazete röportajı olduğunu anlamadım. Babamın kitaplarının hepsi birbirinden değerli ama Özyaşam yeni ya, kıymetli. Bir de tüm yaşamını emek emek yazmış, yayımlanması yeni tamamlanmış. Bana “Anlat” dedi, ben de anlattım.

Söyleşi önce Hürriyet Kampüs ekinde, sonra da hürriyet.com.tr‘de yayımlandı. Okudum, fena anlatmamışım.

Teşekkürler sevgili Ömür Kurt. Hem bu güzel söyleşi için, hem de verdiğiniz izin için. Emeklerinize sağlık. Fotoğraf çekiminde çok yordum, umarım herkes benim gibi değildir.

Annem Muzaffer Baykurt’un Ardından…

Babamın ardından da bir dolu yazı yazdım. Babamı anlatmamı istediler, kendimce anlattım. Annemin ölümünün ardından sıcağı sıcağına hissettiklerimi instagram’a, twitter’a yazdım. Orada kalacak sandım. Bir yerden yazı istediler, çok tazeydi, o gücü kendimde bulamadım, “Yazamam, siz yazın” dedim. Nazım Bey, arayıp Öğretmen Dünyası için yazı isteyince nasıl oldu anlamadım,”Olur!” deyiverdim, ben de şaşırdım. Ama bir türlü başlayamadım.

Annemle yaşamımız, ilişkimiz hep yoğundu. Babam evin görünen yüzü, çalışan, eve para getiren kişisi, annem de içişleri bakanı, evin idare amiri. Babanın yaşamından, yazmasından da o sorumlu, çocukların sağlığı, eğitiminden de, evin idaresinden de. Ben de evin ablası, annemin yardımcısı. Çünkü yaşları birbirine yakın üç kardeştik. Hep anımsadığım, babam çalışır, babam okur, babam teftişe gider, babam roman yazmaya gider, babam sendikadadır. Annem evde bizimledir. Babam evde çalışıyorsa, uyuyorsa sessizliği sağlayandır. Telefonlara bakıp, “Fakir çalışıyor, Fakir uyuyor.” diyendir. Üstelik bu konuda tepki aldığını bile bile. Bizimle ilgili bir karar verilecekse, son sözü söyleyendir. Kaytarmak için babama giderdik, o da hemen “Muzaffer Hanım ne diyor? Ona söylediniz mi?” derdi. Okumaya devam et

Ah Benim Babam – 11 Ekim 2018

Ah Benim Babam,

Sabahın beşinde, senin bu dünyadan göçüp gittiğini haber veren telefonu alalı 19 yıl oldu. Beklenen bir şeydi ama çok zor geldi. Alıştık mı? İnsan babasının ölümüne alışır mı? Her yıl 11 Ekim geldiğinde bir parmak hesabı yapıyorum, kaç yıl olmuş öğreniyorum. Aslında kaç yıl olduğu da o kadar önemli mi?

Senin arkandan annemiz kuyruğu hep dik tuttu. Tam dört yıl önce yüreği pes etti. “Çıkabilir mi?” dediğimiz ameliyattan çıktı, bu yıla kadar iyi kötü idare etti. Haziran’da Şeker Bayramı’nın birinci günü, hep birlikte aman ne güzeldi. Çoluk çocuk, bayramını kutladık. Yine güllü lokum aldık. Nazar mı değdirdik, ertesi gün çok kötü düştü. Çok fenaydı, çok. Bir hafta sonra, 20 Haziran sabahında da toparlandı, gitti. Ardından hemen oturdum duyurusunu yazdım. İşte bunlar çok zor oluyor babam. İkinizin çok güzel bir resmi var, siyah beyaz. Onunla haber verdik. Aman görme, herkes birbirine haber verirken, o resmi kullandı.

Ertesi gün eş dost hep birlikte senin yanına getirdik, yatırdık. Senin vedan kadar olmasa da, onun vedası da fena değildi hani. Sonra, sen bilmiyorsun bu internet işlerini, twitter diye bir şey var, orada insanlar ardından çok güzel şeyler yazdılar. Bunların hepsi, kardeşlerimle benim omuzlarıma güzel pıtpıtlar oldu. Okumaya devam et