15 Haziran 2026

Geçenlerde gazetede bir kitap tanıtım yazısı okudum. Yazının başlığı “Bu kitap mektuba ve mektuplaşmaya yapılan bir övgü” idi. Kitabın adı Muhabbet, yazarı Amerikalı yazar Virginia Evans. Romanın ana karakteri Sybil 70’li yaşlarda, görme yetisini günden güne kaybeden biriymiş. Sybil’in tek işi kızına, en yakın arkadaşına, erkek kardeşine ve sevdiği yazarlara mektup yazmakmış. Bir de yazdığı ama hiç gönderemediği mektuplar varmış. İşin içinde mektup olunca kitap hemen ilgimi çekti, gittim aldım.

Okuma yazma öğrenmemde en büyük hevesim, isteğim sana mektup yazmaktı. Sen Amerika’da, biz Burdur’da. O zaman öğrendim hasreti, onun da çaresi mektuplaşmayı. İlle ben de yazacağım, babam da bana yazsın deyip gerçekten sınıfta ilk ben sökmüştüm okumayı. Sonra da işim postacı yolu gözlemek oldu.

5 yaşında başladığım mektuplaşma serüvenim, sen bu dünyadan göçüp gidene kadar sürdü. Cezaevi, benim üniversite eğitimi için İstanbul’a gelmem, sonra sizin Almanya’ya göçmeniz… Birbirimize ne çok yazdık. Çoğu sıkıntımızı mektuplarla çözmüşüz. Aklıma bir şey gelince hemen kağıda kaleme sarılmışım, bir sıkıntımda da. Anneme yazdıklarım başka ama sana yazdıklarım daha başka.

Arada küçük sürprizler de oluyordu: Değişik kağıtlara yazılmış mektuplar, gittiğin okumalardan yazdığın kartpostallar gibi. Hele bir seferinde bir mektup geldi, kağıdı bir değişik. Sonra telefonda beğenip beğenmediğimi sormuştun. “Değişik ama anlamadım” dedim. “Ben yaptım ama tahmin et nasıl yaptım? Anlatırım, ama Türkiye’ye gelince” dedin. Zaten gelecektiniz, gelmenize az kalmıştı. Sonra birkaç sene önce bir zarfın içinden art arda yaptığın denemeler, boş kağıtlar çıktı. Baktım kaldım.

Zaten hep aynısı oluyor. Bir mektup buluyorum, ilk kez okuyor gibi okuyorum. Bakıp kalıyorum, dalıp gidiyorum. Geçen 1971’de Mamak Askeri Cezaevi’nden yazdığın iki mektup elime geçti. TÖS Davası’ndan tutuklusunuz. Büyük şans, tüm arkadaşlar aynı koğuştasınız. “Daha iddianamemiz hazır değil. Yazılmasını bekliyoruz” diyorsun. Sanki bugün cezaevindesin, ama bir farkla: Arkadaşlarınla aynı koğuşta olamazdınız, hepiniz ayrı ayrı yerlerdeydiniz. En zoru da cezaevine gidip gelen mektuplar sanki. İlk mektup geldiğinde zarf açıktı, çok şaşırmıştım. “Allah Allah, babam neden kapatmadı? Unutmaz ama…” Gerekçesi içinde yazıyordu, “Zarf açık gelir, şaşırma!” demiştin. Evlada, babaya, eşe, sevgiliye, kardeşe yazılan mektubun ne sakıncası olurdu ki?

Gene aynı yere geldim, değişen bir şey yok. Büyük ölçüde telefon, mesajlaşma mektubun yerine geçse de gene cezaevleriyle mektuplaşma sürüyor. Gene o mektupların zarfları açık geliyor. Çok üzücü…

Bu mektup aslında bir doğum günü kutlama mektubuydu. Bu mektubu yazdığım gün 97 yaşını bitiriyorsun. Çok yaşa babam, daha da yaşa… Ben de gidip o kitaba başlayayım. Burada başladığım muhabbete orada devam edeyim.

Sevgiyle, muhabbetle…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir