Ah Benim Babam – 11 Ekim 2018

Ah Benim Babam,

Sabahın beşinde, senin bu dünyadan göçüp gittiğini haber veren telefonu alalı 19 yıl oldu. Beklenen bir şeydi ama çok zor geldi. Alıştık mı? İnsan babasının ölümüne alışır mı? Her yıl 11 Ekim geldiğinde bir parmak hesabı yapıyorum, kaç yıl olmuş öğreniyorum. Aslında kaç yıl olduğu da o kadar önemli mi?

Senin arkandan annemiz kuyruğu hep dik tuttu. Tam dört yıl önce yüreği pes etti. “Çıkabilir mi?” dediğimiz ameliyattan çıktı, bu yıla kadar iyi kötü idare etti. Haziran’da Şeker Bayramı’nın birinci günü, hep birlikte aman ne güzeldi. Çoluk çocuk, bayramını kutladık. Yine güllü lokum aldık. Nazar mı değdirdik, ertesi gün çok kötü düştü. Çok fenaydı, çok. Bir hafta sonra, 20 Haziran sabahında da toparlandı, gitti. Ardından hemen oturdum duyurusunu yazdım. İşte bunlar çok zor oluyor babam. İkinizin çok güzel bir resmi var, siyah beyaz. Onunla haber verdik. Aman görme, herkes birbirine haber verirken, o resmi kullandı.

Ertesi gün eş dost hep birlikte senin yanına getirdik, yatırdık. Senin vedan kadar olmasa da, onun vedası da fena değildi hani. Sonra, sen bilmiyorsun bu internet işlerini, twitter diye bir şey var, orada insanlar ardından çok güzel şeyler yazdılar. Bunların hepsi, kardeşlerimle benim omuzlarıma güzel pıtpıtlar oldu.

Sonra hani Frankfurt’ta Selçuk Ülger vardı ya, annemizin ardından bir yazı yazdı, “gerçekedebiyat.com”da yayınlandı. “Muzaffer Baykurt, Fakir’ine Kavuştu!” demiş. Kendi çektiği resimlerle süslemiş. Birlikte anılarınızdan söz etmiş, altına da o şiiri eklemiş. Bak şimdi:

1997 Mayısı. Baharın en güzel günleri. Frankfurt’ta evimizde yine birlikteyiz. Günlerden cumartesi. Anneler Gününden bir gün önce. Fakir Hocam ile birlikte dolaşmaya çıkıyoruz diye gizlice armağan almaya çıktık. Ben Muzaffer Teyzeme, Fakir Hocam da karım Senar’a armağan alacağız. Anlaşmamız öyle. Onun aldığı armağanı dört yaşındaki oğlum verecek annesine.  Frankfurt çarşısından küçük armağanlar seçtik. Goethe’nin doğduğu evi, o dar sokaktan uzunca izledik, sonra elimizde dondurmalarımızla evimize döndük. Pazar sabahı kahvaltıya oturduk. Muzaffer Teyzem, evlatlarından (Işık, Sönmez, Tonguç) uzakta olmanın verdiği hüznü gizleyerek aldı sunduğum armağanı. Elini öptüm. Kucaklaştık. Fakir Hocam, oğluma önceden göstermiş, küçük paketi sakladıkları yerden çıkartıp getirdi annesine oğlum da. Fakir Hocam büyük eğitimci. Oğlumun, annelerin hediye paketlerini açışını ağzının suyu akarak izleyeceğini öngörmüş. Onun kucağına hemen, yem yiyen kuşların resmedildiği paket içinde renkli bir masal kitabını ve uçan balonu bırakıverdi. Oğlum boynuna sarıldı…

O günün yüzümüzde yansıyan güzelliğini unutmayalım diye tek tek birbirimizin portresini çektik…

Nasıl tanıştıklarını, nerede evlendiklerini, köylerde geçen taze evlilik yıllarını sorduk…

Fakir Hocam : ”Sabredin biraz, özyaşam kitaplarım yakında çıkıyor, getireceğim size, merak ettiğiniz herşeyi bütün ayrıntılarıyla kitaptan okuyacaksınız!” dedi.

Aklıma nerden geldi bilmiyorum. Gençliğin deli coşkusuyla: ”Muzaffer Teyzeme bir şiirin yoksa, şair sayılmazsın hocam!” dedim. Çantasından mürekkep kokan yeni şiir kitabı Ateşdikenleri’ni çıkarıp imzaladı.

Sayfalarından birine ayraç koydu. Gülümseyerek uzattı yeni şiir kitabını.

”Akşam yemeğinde ayraç koyduğum sayfadaki şiiri okuyacaksın seslice!” dedi, ”Bakalım şair miymişim!..”

BENCE SEVİ

Bence sevi, eller aşk diyor
Üç günlük ayrılığı uzun bulmak
Kavuşma akşamına haber biriktirmek
İki gün ayrı kalınca özlemek birbirini

Şakayla başlamak güne
Dokunmaktan tat almak birbirine
Bakışmak iki yudum çayı içerken
Uyanır uyanmaz düşünmek birbirini
Sormak kırdım mı, yordum mu seni
Sormak göz ile, bir isteğin var mı
İstersen döneyim ilk ağacın ardından
İstersen birlikte gidelim
Sevdikçe sevmek birbirini
Özlemek başbaşa saatleri
Acıktıkça yemek gibi sevi…

Selçuk işte… Ne güzel değil mi?

Sonra Mehmet Esatoğlu. Benim bir arkadaşımın akrabası, yazı çiziyle de uğraşıyor, tiyatrocu. Annemi uğurlamaya da geldi sağolsun, orda tanıştık. Sonra aradı, annemle ilgili yazı istedi. Yazamadım. “Her şey çok yeni, yazamayacağım” dedim. Sonra o yazmış. Dergide çıkınca bize de gönderdi. Tanımaz etmez, ama ille de gerekli mi? Hissettiklerini yazmış, ne güzel.

Edebiyat ,sanat alanının kadınları var. Bunların kimisi bu alanı seçmiş bu alanda üretim yapmaktadırlar. Kimileri de eşlerinden ötürü bu alanın içine gelmişlerdir.

İçlerinden bazıları zaman içinde ucundan bucağından da olsa sanata edebiyata bulaşıyorlar.

Kimileri daktilo olmadığı ortamlarda yazılanları temize çekiyor. Kimi kol gücüyle sanatsal üretimin bir bölümüne katılıyor. Kimi de yaşamın koca yükünü sırtlanıyor. Ama her ne olursa olsun sonunda hepsi de yanlarında yaşamı paylaştığı kişinin can yoldaşı, kavga arkadaşı olmayı başarıyorlar.

Geçtiğimiz günlerde bu “kavga arkadaşları”ndan birini değerli yazar Fakir Baykurt’un eşi, yaşam arkadaşı, can yoldaşı Muzaffer Baykurt’u yitirdik.

Muzaffer hanım gencecik bir kızken rastlantısal bir biçimde tanıştığı Fakir Baykurt’la evleniyor. İlişkilerinin daha başında yaşamın ve sözcüklerin büyüsü onları sarmaya ve sarsmaya başlıyor.

Fakir Baykurt “Özyaşam” başlıklı sekiz ciltlik anılarında, 20 Haziran 2018 sabahı yaşamını yitiren eşi Muzaffer Baykurt’la tanışmasını, evlilik yıllarını, Muzaffer Baykurt’un hep yanında olmasını, kendisine kol kanat germesini, fedakarlığını anlatıyor.

“Özyaşam” okunduğu zaman görülecektir ki; Muzaffer Baykurt, Fakir Baykurt’un hem eşi, çocuklarının anası, hem de hayat ve mücadele yoldaşıdır.

Ülkede 50’li yılların başı. Tek parti iktidarından çok partili bir hayata geçildiği iddia edilse de CHP despotluğu yerini DP despotluğuna bırakmış durumda.

Fakir Baykurt, Burdur’un Kavacık köyünde öğretmenlik yaparken bir yandan bu politik trajediyi izliyor öte yandan da gelişmeleri kafasında biriktiriyor.

Düşüncelerini, birikimlerini çevresinde aydın bildiği kişilerle de paylaşmak için can atıyor. O günlerde kendisine en yakın gördüğü kişi yazar Samim Kocagöz.

Özel yaşamına gelince çevresinde başta annesi olmak üzere herkes onun yaşamı paylaşacak bir eş bulmaya zorluyor. Ancak evlenme Baykurt’un henüz gündeminde yok.

Fakir Baykurt Muzaffer Hanımla tanışma ve yakınlaşmasını bir arkadaşına borçlu. Hüseyin adlı bir can dostu var. Onun da eşinin kardeşi Muzaffer hanım.

Bir gün değişik bir rastlantı onların yollarını buluşturuveriyor

Fakir Baykurt, fuar zamanı İzmir’e giderek, epey zamandır mektuplaştığı Samim Kocagöz’le yüz yüze görüşmeye karar veriyor. Denk geliyor, arkadaşı Hüseyin’giller de niyetleniyor; birlikte trenle gitmeye karar veriyorlar.
“Bunu onlar mı böyle ayarladı, ben mi planladım bilmiyorum ama Hüseyin’in baldızı Muzaffer’le birbirimize yaklaşıyoruz.” diye yazıyor Fakir Baykurt.

Muzaffer hanım bir yandan Yeşilova’daki kurslara gitmekte, bir yandan da dursuz duraksız oya işleyip çeyiz hazırlamaktadır. Arada kitap da okuyan Muzaffer Hanımın da gözde yazarı, Fakir Baykurt gibi Sabahattin Ali’dir..

İzmir yolculuğunun birbirlerini tanımalarına olanak vereceğini düşünen Fakir Baykurt, trende bir ara pencereden bakarken bir araya gelince Muzaffer hanıma “Anlat biraz” dediğini, Onun “Ne anlatayım?” sözü üzerine kendisinin de, “yaşamından anlat, sonra ben anlatayım, bu yolculuk böyle bitmez.” dediğini söylüyor.

Muzaffer hanım çocukluğunu anlatıyor.

O sıra tren Sarayköy’den geçmektedir. Muzaffer, “Hadi sen de anlat” diyor.. “Anlatırım, şurayı geçelim de” dedikten sonra ekliyor Fakir Baykurt: “Çocukluğum burada geçti”
İstasyondaki posta kutusuna, içinden mektup aldığı kutuya bakarken Muzaffer hanım, “Nereye bakıyorsun ” diyor. O sırada bir kuş gelip posta kutusuna konuyor. Fakir Baykurt, “kuşa bakıyorum” diyor. “Neden?” diye sorulunca da “O zamandan kalma bir kuş tanıyorum da” diyor..
Muzaffer hanım gülüyor, “Kandırıyorsun” diyor. “Kandırmak olur mu? Bak öt diyecem ötecek, tanıdık olmasa öter mi?”
“De bakalım” Fakir Baykurt, “Hey kuş öt” diyor. “Kuş ciyk ciyk” ötüyor.
Fakir Baykurt, ciddi ciddi, “öttüğün için teşekkür ederim. Beni hatırladın değil mi? Arkadaşıma selam göndereceğim, iletirsin değil mi?”

Tren yürüyor “Göreceksin varıp söyleyecek dedim.”

“Bana da öyle geliyor, söyleyecek” diyor, Muzaffer hanım.

“Keşke senin selamını da söyleseydik” diyor Fakir Baykurt.

Muzaffer hanım, başını döndürüp bakıyor üzüntüyle: “Keşke!” diyor.

Fakir Baykurt, içinden “Bu kız da iş var dedim” diyor .

Ertesi gün İzmir’de büyük buluşma gerçekleşiyor. Samim Kocagöz, Baykurt’u almaya geliyor.

Fakir Baykurt odasına bavulunu toplamaya çıkıyor. Bavulunu topluyor.
“Ah! Gidiyor musun?” diyor, Muzaffer hanım. Üzgün.

“Gidiyorum” diyor Fakir Baykurt. “Onbeş gün hep edebiyat konuşacağız.”
Muzaffer hanım, yüzüne bakıyor. “Gidin bakalım, biz de birkaç gün gezip döneriz” diyor.

Fakir Baykurt, “ayrıldık gidiyoruz, yoksa ayıp mı ettim kıza? diye sordum kendi kendime, ama olan oldu” diyecektir.

Fakir Baykurt “Özyaşam” başlıklı anılarının “Kavacık Köyü Öğretmeni” başlıklı üçüncü cildinde Muzaffer Hanımla evlenmesini de anlatıyor.

Sonra kötü yakalandım ama. Öğretmen Dünyası dergisi, sen de yazardın, oradan Nazım Mutlu aradı. “Tamam!” dedim. Dedim ama zor oldu. Seni her yerde anlatıyorum. Hatta geçenlerde Selçuk’ta çocuklara anlattım. Görmeliydin o çocukları. Öyle güzel dinlediler, öyle güzel sorular sordular ki. Hâlâ seni soran, merak eden oluyor. Ama Muzaf’ı anlatmak kolay mı?

11 Ekim bu dünyaya, bu yaşama veda ettiğin tarih. Ancak biz seni her yerde, sürekli anıyoruz. Bazen bir türküyle, bazen bir yazınla, kitabınla. Bazen de hiç olmadık bir yerde bir resminle karşımıza çıkıyorsun. Ama özlem bitmiyor… Bu yıl senin özlemine annemizin acısı eklendi, ikisi birbirine karıştı. Siz birbirinize kavuştunuz, biz sizsiz kaldık…

Işık

Kaynakça:

  1. Selçuk Ülger, http://gercekedebiyat.com/haber-detay/muzaffer-baykurt-fakirine-kavustu-selcuk-ulger/3275
  2. Mehmet Esatoğlu, Yeni Gelen Dergisi, Yıl: 1 Sayı: 6 Ağustos 2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir